Köy Enstitüleri Yaşasaydı Türkiye Nasıl Bir Ülke Olurdu?

Köy Enstitüleri yaşasaydı Türkiye nasıl olurdu? Eğitim, üretim ve sanat

Türkiye’den yükselen bu gür seste eğitim tartışmaları ne zaman gündeme gelse, dönüp dolaşıp aynı soruya geliyoruz: Köy Enstitüleri neden kapatıldı? Bu soru yalnızca geçmişe duyulan bir özlemden ibaret değildir. Çünkü Köy Enstitüleri, Cumhuriyet’in eğitim anlayışının en dikkat çekici uygulamalarından biriydi. Amaç yalnızca köylere öğretmen göndermek değildi. Köyde yaşayan çocuğun eğitim alması, üretmeyi öğrenmesi, dünyayı tanıması ve kendi hayatına dair söz sahibi olması hedefleniyordu. Cumhuriyetin ilk yıllarında nüfusun büyük bölümünün köylerde yaşadığı düşünüldüğünde, bunun ne kadar önemli bir mesele olduğu daha iyi anlaşılır. Bugün eğitim sistemimizin sorunlarını konuşurken bu tarihsel deneyime yeniden bakmamızın nedeni de budur.

Okulu Köye Götürmek

Köy Enstitülerinin en önemli özelliklerinden biri, eğitimi yalnızca sınıfın içine hapsetmemesiydi. Öğrenci okuyacak, yazacak, matematik ve fen bilgisi öğrenecek; bunun yanında tarımla, hayvancılıkla, el sanatlarıyla ve üretimle de uğraşacaktı. Kendi okulunun kurulmasına katkı sağlayacak, toprağı işleyecek, kitap okuyacak ve sanatla tanışacaktı.

Bugünün eğitim anlayışı açısından bakıldığında bu modelin bazı yönleri elbette tartışılabilir. Ancak temel fikir oldukça açıktı: Eğitim, insanı yaşadığı çevreden koparmamalı; tam tersine onu yaşadığı çevrenin sorunlarını çözebilecek hale getirmeliydi. Hasan Âli Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç’un öncülüğünde geliştirilen sistemin arkasındaki düşünce de büyük ölçüde buydu. Köyden alınan çocuk, eğitimini tamamladıktan sonra yine köyüne dönecek ve öğrendiği bilgiyi bulunduğu yerde kullanacaktı. Bu, dönemin Türkiye’si için sıradan bir eğitim politikası değildi. Çünkü mesele yalnızca okuma yazma oranını yükseltmek değildi. Mesele, Anadolu’nun üretim biçimini ve toplumsal yapısını değiştirecek yeni bir insan yetiştirmekti.

Toprak Reformu Tartışmaları ve Köy Enstitüleri Neden Kapatıldı?

Köy Enstitülerini yalnızca “iyi okullar” olarak değerlendirmek eksik kalır. Bu kurumların ortaya çıktığı dönemde Türkiye’nin kırsal yapısı son derece güçlüydü. Toprak dağılımı, köylünün ekonomik bağımlılığı ve toprak reformu tartışmaları siyasetin önemli başlıkları arasındaydı. Dolayısıyla eğitim meselesi, doğal olarak ekonomik ve toplumsal meselelerle iç içe geçti. Eğitimli, üretim tekniklerini bilen, kitap okuyan ve hakkını arama konusunda bilinçlenen bir köylünün ortaya çıkması, kırsaldaki geleneksel güç dengelerini de değiştirebilirdi.

Nitekim Köy Enstitüleri kısa sürede ciddi siyasi tartışmaların merkezine oturdu. Bu tartışmaları yalnızca “ilericiler ve gericiler” şeklinde ikiye ayırarak açıklamak kolaycılık olur. Dönemin siyasi koşulları, çok partili hayata geçiş, toprak sahiplerinin etkisi, eğitim modeline yönelik eleştiriler ve enstitülerin uygulamalarına ilişkin farklı görüşler, kurumların geleceğini etkileyen faktörler arasındaydı. Fakat bir gerçek değişmiyor: Köy Enstitüleri kapatıldığında, Türkiye’nin kırsal kesimine yönelik farklı bir eğitim ve kalkınma modeli de büyük ölçüde sona ermiş oldu. Toplumsal dönüşümün önünü kesen süreçleri anlamak için bugün de köy enstitüleri neden kapatıldı sorusunun yapısal nedenlerine bakmak gerekmektedir.

Köyden Kente Göçün Başlangıcı

Sonrasını hepimiz biliyoruz. Türkiye hızla sanayileşmeye ve şehirleşmeye başladı. Köylerden kentlere büyük bir göç yaşandı. İnsanlar iş bulmak, çocuklarına daha iyi bir gelecek sağlamak ve ekonomik şartlarını değiştirmek için İstanbul’a, Ankara’ya, İzmir’e ve diğer büyük şehirlere yöneldi. Bu göçün tamamını Köy Enstitülerinin kapatılmasıyla açıklamak elbette mümkün değildir. Sanayileşme, tarımda makineleşme, ekonomik dönüşüm ve şehirlerde ortaya çıkan yeni iş imkanları da bu sürecin önemli nedenleriyidi.

Ancak kırsal kalkınmayı eğitimle birlikte ele alan bir modelin ortadan kalkmasının bu dönüşüm üzerinde hiçbir etkisi olmadığını söylemek de kolay değildir. Milli Eğitim Bakanlığı’nın tarihsel gelişim süreçlerine bakıldığında, köyde eğitim, üretim ve sosyal hayat birlikte güçlendirilebilseydi, belki de kentlere yönelen göçün niteliği ve boyutu farklı olabilirdi. Bugün Anadolu’nun birçok yerinde köylerin yaş ortalamasının yükselmesinden, genç nüfusun kentlere gitmesinden ve tarımsal üretimde yaşanan sorunlardan söz ediyoruz. Biraz geriye dönüp baktığımızda, bunun yalnızca bugünün problemi olmadığını, köy enstitüleri neden kapatıldı gerçeğinin sosyolojik yansımaları olduğunu görüyoruz.

Eğitim Bir Ülkenin Gelecek Projesidir

Köy Enstitülerinin bize bıraktığı en önemli ders belki de burada. Bir ülkenin eğitim politikası, yalnızca sınav sonuçlarından veya diploma sayısından ibaret değildir. Nasıl bir insan yetiştirmek istediğiniz, aslında nasıl bir ülke kurmak istediğinizi gösterir. Sorgulayan mı? Üreten mi? Bilimsel düşünceyi benimseyen mi? Sanatla ilgilenen mi? Kendi hakkını bilen ve başkasının hakkına saygı gösteren mi? Yoksa yalnızca sınavdan sınava koşan, ezberleyen ve diploma aldıktan sonra ne yapacağını bilemeyen bir gençlik mi?

Köy Enstitülerinin en güçlü tarafı, eğitimi hayatın kendisiyle ilişkilendirmesiydi. Türk Tarih Kurumu resmi eğitim arşivlerindeki kurucu belgeler, 19 Şubat 1932 tarihinde açılan Halkevleri ile başlayan sporu ve sanatı tabana yayma hareketinin bu enstitülerle nasıl rasyonel bir köprü kurduğunu göstermektedir. Bugün teknoloji çağında yaşıyoruz. Çocuklarımız dünyanın herhangi bir üniversitesindeki bir derse internet üzerinden ulaşabiliyor. Yapay zekâdan biyoteknolojiye, robotikten uzay araştırmalarına kadar daha önce hayal bile edemediğimiz imkanlar var. Fakat teknoloji tek başına eğitim sistemini iyi hale getirmiyor. Temel mesele hâlâ aynı: Çocuğa düşünmeyi öğretebiliyor muyuz?

Bugün Yeniden Kurulabilir mi?

Bence asıl tartışılması gereken soru da bu. Köy Enstitülerini olduğu gibi yeniden kurmak mümkün mü? Muhtemelen hayır. Zaten amaç da geçmişi birebir kopyalamak olmamalı. Bugünkü Türkiye’sinde köylerin yapısı değişti, şehirleşme arttı, teknoloji hayatın her alanına girdi. Dolayısıyla yeni bir modelin de çağın ihtiyaçlarına göre kurulması gerekir.

Fakat o eski anlayıştan alınabilecek çok şey var. Kırsal bölgelerde güçlü okullar kurulabilir. Tarım liseleri ve uygulamalı eğitim merkezleri yaygınlaştırılabilir. Öğrenciler bilimle birlikte tarımı, teknolojiyi ve üretimi öğrenebilir. Köylerde yaşayan gençlerin üniversiteye ve mesleki eğitime ulaşması kolaylaştırılabilir. Tarım yalnızca “köylünün işi” olarak görülmekten çıkarılıp yüksek teknolojiyle buluşturulabilir. Ve en önemlisi, eğitim ile üretim yeniden birbirine bağlanabilir. Bunun için geçmişe dönmemize gerek yok. Tam tersine, geçmişte işe yarayan düşünceleri bugünün imkanlarıyla yeniden yorumlamamız gerekiyor.

Asıl Kaybettiğimiz Şey Ne?

Köy Enstitülerinin kapanmasından yıllar sonra bugün hâlâ aynı sorunların bazılarıyla uğraşıyoruz. Kırsaldan kente göç ediyoruz. Tarımda genç nüfusu tutmakta zorlanyoruz. Eğitimde fırsat eşitsizliği tartışıyoruz. Mesleki eğitimin itibarını yükseltmeye çalışıyoruz. Üretim ile eğitim arasındaki bağı yeniden kurmaya uğraşıyoruz. Bütün bunlar bize şunu gösteriyor: Köy Enstitüleri yalnızca geçmişte kalmış birkaç okuldan ibaret değildi. Cumhuriyetin “eğitim yoluyla toplumsal kalkınma” fikrinin somut bir uygulamasıydı.

Elbette eksikleri vardı. Elbette eleştirilecek yönleri bulunuyordu. Hiçbir tarihsel kurum kusursuz değildi. Ama bugün yapılması gereken, onları bir siyasi slogan haline getirmek değil; hangi fikirlerin neden başarılı olduğunu anlamaktır. Çünkü bir ülkenin geleceği, yalnızca gökdelenlerle, otoyollarla ve büyük projelerle kurulmaz. O ülkenin gerçek geleceği sınıflarda, laboratuvarlarda, tarlalarda, atölyelerde ve kütüphanelerde hazırlanır. Köy Enstitülerinden bugün almamız gereken ders belki de tam olarak budur: Eğitimi üretimden, bilimi toplumdan ve çocuğu hayatın gerçeklerinden koparmayan bir sistem kurmak. Türkiye’nin yeniden güçlü bir üretim ülkesi olmasını istiyorsak, önce nasıl bir insan yetiştirmek istediğimize karar vermek zorundayız. Çünkü eğitimde kaybedilen yılların bedeli yalnızca bir neslin değil, bütün bir ülkenin geleceğine çıkar. Milli mücadele döneminin ruhu, bugün her sınıfta özgür beyinler yetiştirmekle kalıcı kılınacaktır.

Köy Enstitüleri Yaşasaydı Türkiye Nasıl Bir Ülke Olurdu?

Yorumlar kapalı.

Giriş Yap

ATA TV Haber ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

Uygulamayı Yükle

Uygulamamızı yükleyerek içeriklerimize daha hızlı ve kolay erişim sağlayabilirsiniz.