Afrika ve Orta Doğu’da Türk Diplomasisi: Yumuşak Güç mü, Stratejik Ortaklık mı?

Afrika ve Orta Doğu'da Türkiye'nin bölge diplomasisi ve stratejik ortaklıkları

Türkiye’nin Afrika ve Orta Doğu’daki diplomatik varlığı son yıllarda giderek daha geniş bir alana yayıldı. Diplomatik temsilciliklerden ticarete, insani yardımlardan eğitim ve kültür faaliyetlerine, güvenlik iş birliğinden bölgesel arabuluculuk girişimlerine kadar uzanan bu ilişki ağı, Türkiye’nin bölge politikasının yalnızca klasik diplomasi üzerinden okunamayacağını gösteriyor.

Bu noktada temel soru şudur: Afrika ve Orta Doğu’da Türk diplomasisi ağırlıklı olarak bir yumuşak güç politikası mı izliyor, yoksa ekonomik, siyasi ve güvenlik boyutları bulunan daha kapsamlı bir stratejik ortaklık modeline mi dönüşüyor?

Bu sorunun cevabını ararken Cumhuriyet’in kuruluş dönemindeki dış politika anlayışına da bakmak gerekiyor. Türk Kurtuluş Savaşı, işgal altındaki bir ülkenin kendi egemenliğini yeniden kurma mücadelesiydi. Milli Mücadele’nin başarıya ulaşması, yalnızca Türkiye açısından değil, dönemin sömürge yönetimleri altında veya yabancı nüfuzuyla karşı karşıya bulunan toplumlarında da dikkatle izlenen tarihsel gelişmelerden biri oldu.

Mustafa Kemal Atatürk dönemindeki dış politikanın temel unsurları arasında bağımsızlık, gerçekçilik, barışçılık, güvenlik ve ulusal çıkarların korunması bulunuyordu. Bu yaklaşım Türkiye’nin dünyadan kopmasını değil, farklı devletlerle ilişki kurarken karar alma bağımsızlığını korumasını hedefliyordu.

Bugünün Türkiye’si elbette 1920’lerin ve 1930’ların dünyasından çok farklı koşullarda hareket ediyor. Ancak temel tartışma hâlâ geçerliliğini koruyor: Türkiye, bölgesel ve küresel güçlerle ilişkilerini geliştirirken kendi çıkarlarını ne ölçüde bağımsız ve uzun vadeli bir strateji içerisinde belirleyebiliyor?

Büyük Güçlerin Bölgesel Rekabeti ve Çevre Diplomasisi

Orta Doğu ve Afrika, enerji kaynakları, ticaret yolları, güvenlik sorunları, doğal kaynaklar ve jeopolitik konumları nedeniyle uzun yıllardır küresel ve bölgesel güçlerin rekabet alanlarından biri durumunda.

Bu rekabeti yalnızca tek bir nedene veya yalnızca doğal kaynaklara indirgemek doğru olmaz. Güvenlik, enerji, ticaret yolları, siyasi nüfuz, askeri dengeler ve ekonomik çıkarlar çoğu zaman birbirleriyle iç içe geçiyor. Büyük güçlerin bölgedeki politikaları da zaman zaman bölge ülkelerinin egemenlik ve güvenlik kaygılarıyla çatışabiliyor.

Türkiye açısından önemli olan, bu rekabet içerisinde başka güçlerin bölgesel politikalarının basit bir uzantısı haline gelmeden kendi ulusal çıkarlarını belirleyebilmesidir.

Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde bu yaklaşımın dikkat çekici örneklerinden biri bölgesel iş birliği girişimleriydi. Türkiye; Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya ile 9 Şubat 1934’te Balkan Antantı’nı, İran, Irak ve Afganistan ile 8 Temmuz 1937’de Sadabat Paktı’nı imzaladı.

Her iki girişimin de dönemin kendine özgü koşulları vardı. Ancak ortak nokta, Türkiye’nin çevresindeki ülkelerle güvenlik ve iş birliği mekanizmaları oluşturarak yaklaşan uluslararası krizler karşısında bölgesel istikrar alanı yaratmaya çalışmasıydı.

Bu tarihsel deneyimin bugüne aktarılabilecek tarafı, geçmişteki ittifak modellerini aynen tekrarlamak değildir. Asıl ders; Türkiye’nin çevresindeki ülkelerin istikrarını kendi güvenliğinden tamamen bağımsız görmemesidir.

Afrika ve Orta Doğu’da Türk Diplomasisi Yumuşak Güç mü?

Türkiye’nin özellikle Afrika’daki politikası son yıllarda önemli ölçüde genişledi. 1998’de başlayan Afrika’ya açılım süreci, 2000’li yıllarda hız kazandı. Türkiye 2005 yılında Afrika Birliği’nde gözlemci statüsü elde ederken, 2008 yılında Afrika Birliği tarafından stratejik ortak olarak kabul edildi. 2013 yılından itibaren ise Afrika’ya Açılım Politikası yerini Afrika Ortaklık Politikası’na bıraktı.

Bugünkü ilişki ağı yalnızca diplomatik temaslardan oluşmuyor. Ticaret, yatırımlar, kalkınma iş birliği, insani yardım, eğitim, kültür, ulaşım, güvenlik ve askeri iş birliği gibi çok sayıda alan bu politikanın parçaları haline gelmiş durumda.

Bu tablo, uluslararası ilişkiler literatüründe Joseph Nye tarafından kavramsallaştırılan “yumuşak güç” yaklaşımının bazı unsurlarını taşıyor. Kültür, eğitim, insani yardım, diplomasi ve toplumsal ilişkiler yoluyla oluşturulan etki, Türkiye’nin Afrika’daki görünürlüğünün önemli parçalarından biri.

Ancak Türkiye’nin bölgedeki politikasını yalnızca yumuşak güç kavramıyla açıklamak artık yeterli değil.

Ekonomik ilişkilerin büyümesi, güvenlik iş birlikleri, askeri eğitim faaliyetleri ve bazı ülkelerle geliştirilen stratejik anlaşmalar, daha kapsamlı bir ortaklık modelinin ortaya çıktığını gösteriyor.

Libya Mutabakatı Stratejik Ortaklığın Bir Örneği mi?

Bu dönüşümün en somut örneklerinden biri Libya ile ilişkilerde görüldü.

Türkiye ile Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti arasında 27 Kasım 2019 tarihinde “Akdeniz’de Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılması” ve “Güvenlik ve Askeri İşbirliği” mutabakat muhtıraları imzalandı.

Bu anlaşmalar Türkiye’nin Libya politikasının yalnızca diplomatik veya ekonomik ilişkilerden ibaret olmadığını; Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanları, güvenlik ve jeopolitik çıkarlarla da doğrudan bağlantılı olduğunu ortaya koydu.

Dolayısıyla Türkiye’nin bölgesel politikasını sadece “yumuşak güç” olarak tanımlamak eksik kalıyor. Daha doğru tanım; diplomasi, ekonomi, kültür ve insani yardım araçlarının güvenlik ve stratejik çıkarlarla birlikte kullanıldığı çok boyutlu bir dış politika olabilir.

Ancak böyle bir politikanın sürdürülebilirliği yalnızca Türkiye’nin çıkarlarını korumasına değil, ilişki kurduğu ülkelerin egemenliğine saygı göstermesine ve karşılıklı yarar sağlayan ortaklıklar geliştirmesine de bağlıdır.

Türkiye-Afrika İlişkilerinde Eşit Ortaklık Neden Önemli?

Afrika ile ilişkilerde dikkat edilmesi gereken en önemli konulardan biri kullanılan dil ve ortaklık modelidir.

Afrika ülkelerini yalnızca yardım yapılacak, doğal kaynaklarından yararlanılacak veya büyük güçlerle rekabet edilecek alanlar olarak görmek, geçmişin sömürgeci ilişki biçimlerini farklı araçlarla yeniden üretme riskini taşır.

Türkiye’nin resmi Afrika politikasında ise “eşit ortaklık”, “karşılıklı yarar” ve “Afrika’nın sorunlarına Afrikalı çözümler” yaklaşımı öne çıkarılıyor.

Bu ilkelerin uygulamada da korunması önemlidir. Kalıcı diplomatik etki yalnızca yardım miktarıyla veya ticaret hacmiyle kurulmaz. Yerel kalkınmaya katkı sağlayan, teknoloji ve bilgi paylaşımını destekleyen, karşılıklı ekonomik değer üreten ve bölge ülkelerinin kendi karar alma süreçlerine saygı gösteren ilişkiler daha sürdürülebilir olacaktır.

Orta Doğu Politikası ve Bölgesel İstikrar

Türkiye’nin Orta Doğu politikası ise Afrika politikasından farklı güvenlik sorunlarıyla karşı karşıya bulunuyor. Irak ve Suriye’de yaşanan savaşlar, terör örgütleri, devlet otoritesindeki kırılmalar ve kitlesel göç hareketleri Türkiye’yi doğrudan etkiledi.

Özellikle Suriye’deki iç savaşın ardından Türkiye milyonlarca Suriyeliye ev sahipliği yaptı. Bu süreç; sınır güvenliğinden kamu hizmetlerine, iş gücü piyasasından toplumsal uyuma kadar çok sayıda alanda önemli tartışmalar yarattı.

Göç politikasının sonuçlarını tek bir dış politika kararına veya tek bir aktöre bağlamak, bölgedeki karmaşık gelişmeleri açıklamak açısından yeterli değildir. Ancak Türkiye’nin uzun süreli ve kitlesel göç hareketlerine karşı sınır güvenliği, kayıt sistemi, geri dönüş politikaları, uluslararası yük paylaşımı ve toplumsal uyum gibi başlıklarda sürdürülebilir bir strateji geliştirmesi gerektiği açıktır.

Burada dış politikanın temel ilkelerinden biri yeniden karşımıza çıkıyor: Komşu ülkelerdeki istikrarsızlık, Türkiye’nin kendi güvenliğinden tamamen bağımsız değildir.

Komşuların İstikrarı Türkiye İçin Neden Önemli?

Bir ülkenin komşusunda yaşanan devlet otoritesi kaybı; göç, sınır güvenliği, terörizm, kaçakçılık, ticaret ve enerji hatları üzerinden kısa sürede kendi sınırlarını da etkileyebilir.

Bu nedenle Türkiye açısından komşu ülkelerin toprak bütünlüğünü ve siyasi istikrarını desteklemek yalnızca idealist bir dış politika tercihi değildir. Aynı zamanda doğrudan ulusal güvenlik meselesidir.

Cumhuriyet’in erken dönemindeki bölgesel iş birliği girişimlerinin bugüne bırakabileceği önemli derslerden biri de budur. Balkan Antantı veya Sadabat Paktı’nı bugünün dünyasında aynen yeniden kurmak mümkün değildir; ancak Türkiye’nin çevresinde çatışma yerine diplomasi ve karşılıklı güven mekanizmaları oluşturması kendi güvenliğine de katkı sağlayabilir.

Yumuşak Güçten Stratejik Ortaklığa

Türkiye’nin Afrika ve Orta Doğu’daki geleceği yalnızca daha fazla büyükelçilik açmak, daha fazla ticaret yapmak veya askeri ve güvenlik ilişkilerini genişletmek üzerinden değerlendirilmemelidir.

Gerçek diplomatik güç, bütün bu araçların tutarlı bir strateji içerisinde kullanılabilmesidir.

Türkiye’nin kültürel bağları, insani yardım kapasitesi, diplomatik ağı, ticari ilişkileri ve coğrafi konumu önemli avantajlar sunuyor. Bunlara savunma sanayisi, ulaşım bağlantıları ve güvenlik iş birlikleri de eklendiğinde ortaya klasik yumuşak güç politikasından daha kapsamlı bir yapı çıkıyor.

Ancak stratejik ortaklık, bir ülkenin diğerine üstünlük kurması anlamına gelmemelidir. Sağlam ortaklık; egemenliğe saygı, karşılıklılık, ekonomik yarar ve uzun vadeli güven üzerine kurulmalıdır.

Kurucu Dış Politikanın Bugüne Bıraktığı Ders

Atatürk döneminin dış politikasını bugünün Afrika ve Orta Doğu’suna olduğu gibi taşımak mümkün değildir. Aradan yaklaşık bir yüzyıl geçti ve uluslararası sistem tamamen değişti.

Ancak Cumhuriyet’in kuruluş döneminden bugüne taşınabilecek bazı temel ilkeler hâlâ önemini koruyor: bağımsız karar alma kapasitesi, gerçekçilik, barışçı diplomasi, karşılıklılık ve ulusal çıkarların korunması.

Atatürk döneminde Balkan Antantı ve Sadabat Paktı gibi girişimlerle Türkiye’nin çevresinde güvenlik ve iş birliği alanı oluşturulmaya çalışılması, dış politikanın yalnızca büyük güçlerle ilişkilerden ibaret olmadığını gösteriyordu.

Bugün de Türkiye’nin bölgesel etkisinin kalıcı olabilmesi için Washington, Moskova, Pekin veya başka bir başkentin politikalarına göre sürekli pozisyon değiştiren bir çizgi yerine kendi uzun vadeli stratejisini oluşturması gerekir.

Afrika ülkeleriyle eşit ortaklık geliştiren, Orta Doğu’daki devletlerin egemenlik ve toprak bütünlüğünü önemseyen, gerektiğinde arabuluculuk yapabilen, ekonomik ilişkilerini karşılıklı yarar üzerine kuran ve güvenlik politikalarını hukuk çerçevesinde yürüten bir Türkiye, bölgesel etkisini daha sağlam temellere oturtabilir.

Bu nedenle mesele “yumuşak güç mü, sert güç mü?” sorusundan daha geniştir. Türkiye’nin ihtiyacı, diplomasi, ekonomi, kültür ve güvenlik araçlarını birbirini tamamlayan unsurlar olarak kullanan bağımsız ve kurumsal bir bölge politikasıdır.

Türkiye’nin tarihsel deneyiminden çıkarılabilecek temel sonuç da budur: Komşuların istikrarı Türkiye’nin güvenliğini güçlendirir; kalıcı bölgesel etkinin yolu ise baskıdan değil, güvenilir ortaklık ve bağımsız diplomasiden geçer.

Afrika ve Orta Doğu’da Türk Diplomasisi: Yumuşak Güç mü, Stratejik Ortaklık mı?

Yorumlar kapalı.

Giriş Yap

ATA TV Haber ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

Uygulamayı Yükle

Uygulamamızı yükleyerek içeriklerimize daha hızlı ve kolay erişim sağlayabilirsiniz.