Türkiye’de futbolun toplumdaki yeri tartışılmaz. Milyonlarca insan hafta sonunu maçlara göre planlıyor, çocuklar küçük yaşlardan itibaren tuttukları takımın formasını giyiyor. Yaşanan bu büyük ilgiye rağmen, günümüzde futbolda altyapı krizi ve yabancı sınırı tartışmalarının sığ bir düzleme sıkışması, kulüplerin kendi kaynağını yetiştirme konusunda kalıcı adımlar atmasını zorlaştırmaktadır.
Futbol, bu ülkede yalnızca bir spor dalı değil; sosyal hayatın önemli bir parçasıdır. Fakat ortada yapısal bir çelişki var. Futbola olan ilgi her geçen gün büyürken, Türk futbolunun kendi öz kaynaklarını yetiştirme konusunda aynı ölçüde ilerlediğini söylemek zor. Kulüpler milyonlarca avroyu transferlere harcıyor, yüksek maliyetli sözleşmeler imzalıyor, ardından da borçların nasıl ödeneceğini tartışıyor.
Hollanda ve Portekiz Neyi Farklı Yapıyor?
Özellikle Avrupa’da kariyerinin son dönemine gelmiş, yüksek maliyetli futbolcuların Türkiye’ye transfer edilmesi artık neredeyse alışılmış bir durum haline geldi. Elbette tecrübeli oyuncuların takıma katkısı olabilir. Ancak her pahalı transferin aynı zamanda sportif başarı getirmediğini de defalarca gördük. Bazı transferler birkaç sezon içinde unutuluyor, fakat kulübün üzerinde bıraktığı mali yük yıllarca devam ediyor.
Burada asıl sorgulamamız gereken şey şudur: Türk futbolunun sınırlı kaynaklarını sürekli dışarıdan oyuncu almak için mi kullanacağız, yoksa kendi çocuklarımızı yetiştirmek için mi değerlendireceğiz? Harcanan her milyon avro yalnızca bir transfer bedeli değildir. Aynı para, doğru kullanıldığında bir altyapı tesisi, genç oyuncular için eğitim programı, nitelikli antrenörler veya Anadolu’nun farklı bölgelerinde kurulacak futbol akademileri anlamına da gelebilir.
Hollanda ve Portekiz futboluna baktığımızda üzerinde düşünülmesi gereken bir tablo görüyoruz. Bu ülkelerin kulüpleri her sezon Avrupa kupalarını kazanıyor mu? Hayır. Fakat düzenli olarak genç futbolcular yetiştiriyorlar. Oyuncularını geliştiriyor, onlara forma şansı veriyor ve doğru zamanda yüksek bedellerle başka kulüplere gönderebiliyorlar. Böylece futbol yalnızca gider oluşturan bir alan olmaktan çıkıyor, aynı zamanda kulübe gelir sağlayan bir sisteme dönüşüyor.
Türkiye’de ise kulüpler üzerinde kısa vadeli başarı baskısı oldukça güçlü. Bir kulüp birkaç maç üst üste kötü sonuç aldığında sabır azalıyor. Yönetim üzerinde taraftar baskısı oluşuyor. Teknik direktör değişiyor, ardından yeni transferler geliyor. Bu döngünün sonu genellikle aynı yere çıkıyor: Daha fazla borç, daha fazla transfer ve daha büyük beklenti.
Futbolda Altyapı Krizi ve Yabancı Sınırı Kıskacında Sabır Faktörü
Altyapıdan yetişen bir oyuncunun gelişmesi zaman ister. 17-18 yaşındaki bir futbolcunun ilk maçında kusursuz performans göstermesini bekleyemeyiz. Hata yapacak, öğrenecek, fiziksel olarak gelişecek ve zaman içinde takımın önemli bir parçası haline gelecek. Bunun için de hem kulüp yönetimlerinin hem taraftarların biraz daha sabırlı olması gerekiyor.
Türkiye’de altyapı konusunda yıllardır konuşuyoruz. Akademiler kuruluyor, tesisler açılıyor, genç yeteneklerden söz ediliyor. Fakat iş profesyonel takım seviyesine geldiğinde aynı gençleri sahada yeterince göremiyoruz. Bunun bir nedeni de kulüplerin kısa vadeli başarı baskısı altında olmasıdır. Yönetici birkaç yıl görev yapıyor. Taraftar başarı bekliyor. Teknik direktörün koltuğu sonuçlara göre sallanıyor. Böyle bir ortamda uzun vadeli altyapı yatırımı yapmak kolay değil.
Tam da bu nedenle futbolda altyapı krizi ve yabancı sınırı sarmalının yalnızca kulüplerin kendi iradesine bırakılmaması gerektiği açıkça görülmektedir. Türkiye Futbol Federasyonu, kulüpler ve ilgili kamu kurumları ortak bir altyapı politikası oluşturmalıdır. Kulüplerin mali yapıları daha sıkı denetlenirken, altyapıya ayrılan kaynakların gerçekten genç futbolcuların gelişimine harcanması sağlanmalıdır.
Anadolu’da yetenek çok. Asıl mesele bu yeteneği bulabilmek ve doğru eğitimden geçirebilmektir. Bir köyde, küçük bir ilçede veya maddi imkânları sınırlı bir ailenin çocuğunda geleceğin futbolcusu olabilir. Fakat o çocuğun önüne uygun bir saha, iyi bir antrenör ve düzenli bir eğitim sistemi koyamazsak, yeteneğin tek başına hiçbir anlamı kalmıyor.
2000 Yılı Bize Ne Anlatıyor?
Türk futbol tarihinin en önemli başarılarından biri olan 2000 UEFA Kupası zaferi bu açıdan ayrıca üzerinde durulması gereken bir örnektir. O dönemin takımına baktığımızda bugün alışık olduğumuz transfer anlayışından oldukça farklı bir tablo görüyoruz. Takımın önemli bölümünü Türk futbolcular oluşturuyordu. Yabancı oyuncular da vardı ve önemli katkılar sağladılar. Fakat başarı yalnızca büyük paralar harcanarak kurulmuş bir kadronun sonucu değildi.
O dönem yakalanan başarının temelinde uzun yıllara yayılan bir yerli iskeletin oluşması da önemli rol oynadı. Asıl dikkat çekici nokta, yerli futbolcuların yıllar içinde gelişerek üst düzey bir takımın parçası haline gelmesiydi.
Bugün geriye dönüp baktığımızda bu başarı bize basit ama önemli bir soru sorduruyor: Madem kendi oyuncularımızla Avrupa’nın zirvesine çıkabildik, neden aynı modeli daha sonra sürdürülebilir hale getiremedik?
Belki de sorun futbolcu yetiştirmekte değil, yetiştirdiğimiz futbolcuya yeterince güvenmemektedir. Bir genç oyuncu iki maç kötü oynadığında hemen eleştirmek, üçüncü maçta kenara çekmek ve yerine milyonlar harcanarak alınmış bir futbolcuyu koymak kolaydır. Zor olan ise o oyuncuya zaman tanımaktır.
Atatürk’ün Spor Anlayışı ve Bugün
Mustafa Kemal Atatürk’ün spor anlayışına baktığımızda yalnızca kazanmayı hedefleyen bir yaklaşım görmüyoruz. Onun için spor, gençlerin fiziksel gelişiminin yanında karakterlerinin de gelişmesini sağlayan önemli bir eğitim alanıydı. “Zeki, çevik ve ahlaklı” sporcu anlayışının bugün hâlâ anlamını korumasının nedeni de burada yatmaktadır.
Sporu yalnızca transfer piyasası, yayın gelirleri ve sponsorluk anlaşmalarından ibaret görürsek asıl meseleyi kaçırırız. Futbolun arkasında çocuklar var. Gençler var. Onların yetişmesi, eğitim alması ve yeteneklerini gösterebilmesi var.
Bu yüzden Türk futbolunun geleceğini yalnızca daha büyük transferlerde aramak yerine, daha iyi akademilerde aramak gerekiyor. Kulüplerin gelirlerinin büyük bölümünü birkaç yıldız oyuncuya harcaması yerine, genç futbolcuların yetişmesine daha fazla kaynak ayrılmalı. Borçlanma konusunda gerçekçi sınırlar getirilmeli. Altyapı yatırımları göstermelik olmaktan çıkarılmalı.
Çünkü bir ülkenin futbol gücü, her sezon kaç milyon avroluk transfer yaptığıyla değil, kendi yetiştirdiği kaç futbolcuyu dünya futboluna kazandırabildiğiyle de ölçülür. Türkiye’nin ihtiyacı belki de yeni bir transfer çılgınlığı değil, yeni bir futbol kültürüdür. Daha az gösteriş, daha fazla altyapı; daha az kısa vadeli hesap, daha fazla sabır; daha az borç, daha fazla öz kaynak.
Türk futbolunun gerçek çıkışı da tam burada başlıyor. Kendi çocuklarımıza güvenmeyi yeniden öğrenirsek, yalnızca daha sağlıklı kulüpler değil, geleceğe güvenle bakan çok daha güçlü bir Türk futbolu da kurabiliriz.
Nitekim futbolda altyapı krizi ve yabancı sınırı sarmalını aşacak uzun vadeli vizyon; sporun yalnızca ticari bir alan olarak görülmediği, eğitim, karakter gelişimi ve öz kaynak üretiminin yeniden merkeze alındığı bir anlayıştan geçmektedir.
.

Yorumlar kapalı.