Sağlık sistemini konuşurken çoğu zaman tartışmayı hastane binalarından başlatıyoruz. Kaç şehir hastanesi yapıldı, kaç yatak eklendi, hangi hastanede hangi cihaz var… Oysa kamusal sağlık sistemi ve MHRS randevu süreçlerindeki yapısal sorunlar çözülmeden, yalnızca fiziksel yatırımlarla vatandaşın sağlık hizmetine erişimini güvence altına almak mümkün değildir.
Vatandaşın yaşadığı gerçeklik çok daha basit bir soruda düğümleniyor: Hastalandığımızda doktora zamanında ulaşabiliyor muyuz?
Bugün birçok insan için bu sorunun cevabı maalesef eskisi kadar kolay değil. Randevu bulmak, uygun doktora ulaşmak, gerekli tetkikleri yaptırmak ve tedavi sürecini tamamlamak başlı başına bir mücadeleye dönüşebiliyor. Hele bir de ekonomik imkânlar sınırlıysa, insanın sağlık sorunuyla birlikte başka bir kaygısı daha başlıyor: Bu işin altından nasıl kalkacağım? Oysa sağlık, insanın cebindeki paraya göre şekillenmemesi gereken alanların başında gelir.
Bir çalışan yıllarca prim ödüyor. İşveren ödeme yapıyor, çalışan ödeme yapıyor, devlet sistemi finanse ediyor. İnsanlar çoğu zaman bu ödemelerin karşılığını ancak hastalandıklarında düşünmeye başlıyor. O gün geldiğinde ise vatandaşın karşısına yalnızca bir hastalık değil; randevu, katkı payı, ilaç, tetkik ve bekleme süresi gibi başka sorunlar da çıkabiliyor. Burada artık yalnızca hastaneleri değil, bütün sağlık anlayışımızı tartışmamız gerekiyor.
Kamusal Sağlık Sistemi ve MHRS Randevu Çilesini Sadece Randevu Sorunu Sanmak
Bir vatandaşın haftalar sonrasına randevu bulabilmesi elbette can sıkıcıdır. Fakat mesele bundan ibaret değil. Eğer birinci basamak sağlık hizmetleri yeterince güçlü değilse, insanlar en küçük sağlık probleminde hastanelere yöneliyor. Hastanelerin yükü artıyor. Uzman hekimlerin üzerindeki baskı büyüyor. Randevu süreleri uzuyor. Sonra vatandaş hastaneye ulaşmakta zorlanıyor. Bir noktadan sonra sistem kendi içinde bir döngü oluşturmaya başlıyor.
Bu nedenle sağlık sisteminin başarısını yalnızca yeni hastanelerin sayısıyla ölçmek doğru değil. Asıl soru şu olmalı: İnsanların hastalanmasını önlemek için ne yapıyoruz?
Koruyucu sağlık hizmetlerinin önemi tam burada ortaya çıkıyor. Aşılama, erken teşhis, kanser taramaları, anne ve çocuk sağlığı, beslenme, çevre sağlığı ve düzenli sağlık kontrolleri ilk bakışta hastane inşaatı kadar gösterişli görünmeyebilir. Fakat toplum sağlığı açısından bunların değeri çok daha büyük olabilir. Bir insanı hastalanmadan önce korumak, hastalandıktan sonra onu tedavi etmekten çoğu zaman daha akılcıdır.
Kamusal sağlık sistemi ve MHRS randevu süreçlerindeki yoğunluğu kalıcı olarak azaltmanın yollarından biri de koruyucu sağlık hizmetlerini ve birinci basamak sağlık hizmetlerini güçlendirmekten geçmektedir.
Doktorla Hastayı Karşı Karşıya Getirmeyin
Sağlık sistemindeki sıkıntıların önemli bir bölümü hastane koridorlarında görünür hale geliyor. Fakat sorunların kaynağını her zaman orada aramak yanlış. Vatandaş randevu bulamıyor, doktora kızıyor. Muayene uzun sürüyor, doktora kızıyor. İlaç bulunamıyor, eczacıya kızıyor. Hastanede sıra bekleniyor, yine karşıdaki sağlık çalışanı sorumlu tutuluyor.
Oysa doktor da bu sistemin içinde. Hemşire de öyle. Eczacı da öyle.
Sağlık çalışanlarının çalışma şartları ağırlaştıkça, sistemin vatandaşa sunduğu hizmetin kalitesi de bundan etkileniyor. Uzun nöbetler, yoğun iş yükü, personel yetersizliği ve sağlıkta şiddet gibi sorunlar yalnızca çalışanların problemi değildir. Bunların tamamı dönüp dolaşıp hastanın aldığı hizmeti etkiler.
Bu yüzden sağlık çalışanı ile vatandaşı karşı karşıya getiren anlayıştan vazgeçmek gerekiyor. İkisinin de aynı tarafta olduğunu görmek zorundayız.
“Giderlerse Gitsinler” Demenin Bedeli
Bir ülkenin doktor yetiştirmesi kolay değil. Yıllarca süren eğitim, ardından uzmanlık, mesleki deneyim ve ciddi bir kamu yatırımı var. Bir doktorun yetişmesinin arkasında yalnızca o doktorun emeği bulunmuyor; ailesinin, öğretmenlerinin, üniversitenin ve nihayetinde toplumun da katkısı var.
Bu nedenle yetişmiş sağlık çalışanlarının ülkeden ayrılma eğilimi sadece bireysel bir tercih olarak görülmemeli.
Elbette herkes daha iyi şartlarda yaşamak ve çalışmak isteyebilir. Buna kimsenin itirazı olamaz. Fakat çok sayıda yetişmiş insan benzer nedenlerle ülkesinden ayrılmayı düşünüyorsa, burada devletin dönüp kendisine bakması gerekir. Nerede hata yaptık? Neden yetiştirdiğimiz insanları burada tutamıyoruz? Neden doktor mesleğini yaparken kendisini ekonomik, sosyal ve mesleki açıdan güvende hissetmiyor?
Bu sorulara kızarak değil, ciddiyetle cevap vermek gerekiyor. Çünkü sağlık çalışanını kaybettiğinizde yerine sadece yeni bir bina koyarak açığı kapatamazsınız.
Şehir Hastanesi Yapmak Tek Başına Yetmez
Türkiye son yıllarda sağlık yatırımlarına ciddi kaynak ayırdı. Büyük ve modern hastaneler yapıldı. Bunların vatandaş açısından önemli imkânlar sunduğu da inkâr edilemez. Fakat büyük bina, tek başına güçlü sağlık sistemi anlamına gelmiyor.
İçeride yeterli doktor yoksa, randevu alınamıyorsa, sağlık çalışanı aşırı yük altında çalışıyorsa veya vatandaş temel sağlık hizmetine ulaşamıyorsa, binanın büyüklüğü sorunu çözmeye yetmez.
Kamu-özel iş birliği modelleriyle gerçekleştirilen sağlık yatırımlarının mali boyutunun da kamuoyu tarafından anlaşılabilir ve şeffaf biçimde tartışılması gerekir. Kamu kaynaklarının nereye harcandığı, hangi yükümlülüklerin üstlenildiği ve bu yatırımların uzun vadeli maliyetlerinin ne olduğu kamu maliyesi açısından önem taşımaktadır.
Çünkü konu sağlık olduğunda mesele yalnızca bugünün bütçesi değildir. Gelecek nesillerin kaynakları da söz konusudur.
Cumhuriyetin İlk Yıllarına Bakmak
Cumhuriyetin ilk yıllarında Türkiye’nin elindeki imkânlar bugünküyle kıyaslanamayacak kadar sınırlıydı. Buna rağmen sağlık konusunda kapsamlı bir devlet politikası oluşturulmaya çalışıldı.
Refik Saydam döneminde yürütülen çalışmalar ve Hıfzıssıhha kurumları bu anlayışın önemli örnekleri arasında yer aldı. Amaç yalnızca hastaneler açmak değildi. Salgın hastalıklarla mücadele etmek, aşı ve serum üretimini geliştirmek, toplum sağlığını korumak ve sağlık hizmetini ülkenin farklı bölgelerine ulaştırmak da devletin sorumlulukları arasında görülüyordu.
Bugün aynı modeli olduğu gibi geri getirmek elbette mümkün değil. Dünya değişti, tıp değişti, teknoloji değişti. Fakat temel fikir hâlâ geçerli: Devlet, vatandaşının sağlığını yalnızca hastalandığı zaman hatırlamamalı.
Sağlık Piyasaya Bırakılmayacak Kadar Önemli
Özel hastanelerin ve özel sağlık kuruluşlarının sağlık sisteminde yeri olabilir. Ancak sağlık hizmetini bütünüyle piyasanın mantığına bırakırsanız ortaya başka bir problem çıkar. Çünkü sağlık, insanların satın alıp almamaya özgürce karar verebildiği sıradan bir ürün değildir.
İnsan hastalandığında pazarlık gücü azalır. Endişelidir, acelecidir ve çoğu zaman başka seçeneği yoktur. Bu nedenle sağlık sisteminin merkezine kârı değil, insanı koymak gerekir.
Kamu sağlık hizmetinin temel görevlerinden biri de vatandaşın ekonomik durumuna bakılmaksızın temel sağlık hizmetlerine erişebilmesini sağlamaktır.
Yeniden Nereden Başlamalıyız?
Türkiye’nin sağlık sorunlarını çözmek için her şeyden önce öncelikleri yeniden değerlendirmesi gerekiyor. Daha güçlü aile hekimliği, daha etkin koruyucu sağlık hizmetleri, yeterli sayıda ve iyi çalışma koşullarına sahip sağlık çalışanı, ilaçlara daha kolay erişim, randevu sisteminin gerçek ihtiyaca göre planlanması ve kamu kaynaklarının şeffaf ve verimli kullanılması bu sürecin temel başlıkları olmalıdır.
Ve bütün bunların üzerinde, sağlık politikalarının günlük siyasi tartışmaların ötesinde uzun vadeli bir devlet politikası haline getirilmesi gerekiyor.
Bunlar yapılmadan yalnızca daha fazla bina yapmak sorunu çözmeyecek. Türkiye’nin bugün ihtiyacı olan şey, sağlık sistemini yeniden insan merkezli hale getirmek. Vatandaş hastaneye gittiğinde kendisini müşteri gibi hissetmemeli. Doktor da her gün biraz daha ağırlaşan bir sistemin altında ezilmemeli.
Sağlık hizmetinin amacı aslında çok basit: İnsanları mümkün olduğunca hastalanmadan korumak, hastalandıklarında ise ihtiyaç duydukları tedaviye zamanında ulaştırmak.
Bunu başaramıyorsak, dünyanın en büyük hastanesini de yapsak temel sorunu çözmüş sayılmayız. Çünkü sağlık sistemi binalarla değil, insanla ölçülür. Ve sosyal devlet dediğimiz şey, tam da insanın en çaresiz olduğu anda yanında olabilmektir.

Yorumlar kapalı.