Atatürk denildiğinde çoğumuzun aklına öncelikle savaş meydanları, Cumhuriyetin kuruluşu, devrimler ve ekonomi politikaları gelir. Oysa onun devlet anlayışına biraz daha yakından baktığımızda, bugün çevre milliyetçiliği ve Atatürk vizyonu olarak tanımladığımız birçok yaklaşımın Cumhuriyetin ilk yıllarında juga önemsendiğini görüyoruz.
Bunun en dikkat çekici örneklerinden biri Yalova’daki Yürüyen Köşk’tür. Bir binayı ağaçtan daha değerli görmemek bugün kulağa oldukça doğal gelebilir. Ancak bunu 1930’lu yılların Türkiye’sinde, devletin en üst makamında bulunan bir liderin kararlı biçimde uygulaması, dönemin şartları düşünüldüğünde son derece anlamlıdır. Çünkü burada yalnızca bir ağacın korunması söz konusu değildir. Asıl mesele, insanın doğaya hükmeden değil, doğayla birlikte yaşayabilen bir anlayışı devlet yönetiminin parçası haline getirmesidir.
Bir Köşk Neden Yürütüldü?
Yalova’daki köşkün yanında bulunan çınar ağacının dalları zaman içinde yapıya doğru uzanmaya başlayınca, ağacın budanması gündeme gelir. Atatürk ise ağacın kesilmesini istemez ve çözüm olarak köşkün ağacın üzerinden alınmasını tercih eder. Bunun üzerine mühendislik çalışmaları başlatılır, yapı raylar üzerinde kaydırılarak çınarın dallarına zarar vermeyecek şekilde birkaç metre uzaklaştırılır. Bugün bu olay çoğu zaman güzel bir ağaç sevgisi hikâyesi olarak anlatılıyor. Oysa bundan daha önemli bir tarafı var. Çünkü bir ağacı kesmek çok daha kolayken, koca bir yapıyı taşımak zahmetli, masraflı ve teknik açıdan zor bir iştir. Buna rağmen tercih edilen yol, doğayı ortadan kaldırmak değil, insan yapısını değiştirmek olmuştur. Bu açıdan Yürüyen Köşk, Cumhuriyetin erken dönemindeki çevre anlayışını anlamak açısından güçlü bir semboldür.
Ankara’nın Ortasında Yeşil Bir Deney
Benzer bir yaklaşımı Ankara’da da görmek mümkündür. Cumhuriyetin ilk yıllarında Ankara, bugünkü görüntüsünden oldukça farklıydı. Kurak iklimi ve bozkır görünümü, yeni başkent açısından ciddi bir şehircilik ve çevre sorununu beraberinde getiriyordu. Atatürk Orman Çiftliği’nin kurulması bu ortamda önem kazandı. Buradaki amaç yalnızca bir çiftlik oluşturmak değildi; tarımın, modern üretim tekniklerinin ve ağaçlandırmanın uygulanabileceği bir alan meydana getirmekti.
Kültür ve Turizm Bakanlığı resmî tescil kayıtları, Yürüyen Köşk ve çevresindeki yeşil mirasın koruma altına alınma süreçlerini doğrulamaktadır. Cumhuriyetin kurucu kadrosu yeni başkenti yalnızca binalar ve yollar üzerinden büyütmek yerine, çevresiyle birlikte planlamaya çalışıyordu. Bugün şehircilik tartışmalarında sık sık konuştuğumuz yeşil alan, tarım arazisi ve kent planlaması meselelerinin temelinde de aslında bu düşünce yatıyor. Bir şehir yalnızca beton, asfalt ve binalardan oluşmaz. İnsanların nefes alabileceği, üretim yapılabilecek ve doğal hayatın sürdülebileceği alanlar da bir şehrin geleceğinin parçasıdır.
Kalkınma ile Doğa Karşı Karşıya Gelmek Zorunda Değil
Bugün çevre tartışmalarında sık sık “ya ekonomik kalkınma ya da çevre” şeklinde bir ikilem kuruluyor. Oysa mesele bu kadar basit değil. Türkiye’nin madene, enerjiye, sanayiye, konuta ve ulaşım yatırımlarına ihtiyacı var. Bunların hiçbirini yok sayamazsınız. Asıl mesele, bütün bu yatırımları gerçekleştirirken neyi kaybettiğimizi doğru hesaplayabilmektir. Bir maden yatırımı ekonomiye katkı sağlayabilir; ancak aynı yatırımın su kaynakları, ormanlar ve tarım arazileri üzerindeki uzun vadeli etkisi de hesaba katılmalıdır. Bir şehir büyüyebilir; fakat bu büyüme sırasında insanların nefes alabileceği yeşil alanları ve verimli tarım arazilerini yok ediyorsak, geleceğin sorunlarını bugünden hazırlıyoruz demektir. Dolayısıyla çevreyi korumak ekonomik kalkınmanın karşısında duran bir anlayış değildir. Tam profesyonel, uzun vadeli ve akılcı bir kalkınma politikasının temel unsurlarından biridir.
Kazdağları’ndan Akbelen’e Çevre Milliyetçiliği ve Atatürk Mirası
Türkiye son yıllarda bu konuda çok sayıda tartışma yaşadı. Kazdağları’ndaki madencilik faaliyetlerinden Akbelen’deki orman alanlarına kadar farklı bölgelerde ekonomik faaliyetlerle doğal alanların korunması arasındaki denge gündeme geldi. Burada yapılması gereken, meseleyi yalnızca yatırım karşıtlığı veya çevrecilik şeklinde iki ayrı kutba bölmek değildir. Devletin görevi ekonomik yatırımların önünü açarken doğal kaynakların ve çevrenin korunmasını da güvence altına almaktır. Çünkü orman yalnızca kereste değildir; tarım arazisi yalnızca üzerinde ürün yetiştirilen bir parsel değildir; su kaynağı da yalnızca bugün kullanılacak bir rezerv değildir.
Türk Tarih Kurumu resmî çevre ve yeşil kuşak arşiv belgeleri, bozkırların tarımsal kalkınmayla nasıl canlandırıldığını göstermektedir. Bunların tamamı gelecek nesillerin hakkıdır. Bugün elde edilen ekonomik kazanç uğruna yarının kaynaklarını tüketirsek, aslında gelecekten borç almış oluruz. Bunun bedelini de bizden sonraki nesiller öder.
Çevre Meselesi Aynı Zamanda Milli Meseledir
Çevreyi korumayı yalnızca belirli siyasi görüşlerin veya çevre örgütlerinin meselesi olarak görmek doğru değildir. Bu ülkenin toprağı, suyu, ormanı, kıyısı ve doğal kaynakları toplumun ortak değerleridir. Dolayısıyla çevre meselesinin bir tarafında ekonomik kalkınma varsa, diğer tarafında da milli kaynakların korunması vardır. Tarım arazilerimizi kaybettiğimizde gıda güvenliğimiz zayıflar. Su kaynaklarimizi kirlettiğimizde gelecekte çok daha büyük ekonomik ve sosyal maliyetlerle karşılaşırız. Ormanlarımızı yok ettiğimizde yalnızca ağaçları kaybetmeyiz; ekosistemleri, su dengesini ve yaşam alanlarını da kaybederiz. Bu nedenle çevreyi korumak, aynı zamanda ülkenin uzun vadeli güvenliğini ve bağımsızlığını korumaktır.
Atatürk’ün Yürüyen Köşk hikâyesi de bu açıdan bugün hâlâ anlam taşıyor. Bir devlet adamı, kendisi için yapılmış bir yapıyı korumak uğruna ağacı ortadan kaldırmak yerine yapının yerini değiştirmeyi tercih ediyor. Bugün bu olaydan çıkarılabilecek ders oldukça açık: Güçlü devlet, doğayı istediği gibi değiştirebilen devlet değildir. Güçlü devlet, sahip olduğumuz doğal kaynakları akılcı biçimde kullanırken onları gelecek kuşaklara bırakabilen devlettir.
Geleceğe Ne Bırakacağız?
Türkiye’nin daha fazla fabrikaya, daha güçlü bir sanayiye, daha fazla enerjiye ve gelişmiş şehirlere ihtiyacı var. Fakat çocuklarımıza yalnızca binalar ve yollar bırakmak istemiyorsak, toprağı, suyu ve doğal hayatı da korumak zorundayız. Bir ülkenin zenginliği yalnızca yer altındaki madenleriyle veya üzerinde yükselen binalarıyla ölçülmez. Ormanları, tarım arazileri, akarsuları, gölleri ve denizleri de o ülkenin gerçek servetidir.
Yüz yıl önce bir çınar ağacının dalı için köşkü hareket ettiren anlayışın bugün karşılığı, geçmişi romantikleştirmek değil; aynı sorumluluk duygusunu çağın şartlarına uyarlamaktır. Kalkınırken doğayı yok etmemek, üretirken gelecek nesillerin kaynaklarını tüketmemek ve şehirleşirken insanların nefes alabileceği alanları korumak zorundayız. Çünkü vatan yalnızca üzerinde yaşadığımız toprak değildir. Vatan, bizden sonra gelecek insanların da üzerinde yaşayacağı, üreteceği ve nefes alacağı topraktır. Sitede yayınlanan çevre milliyetçiliği ve Atatürk vizyonu makalemiz, bu ekolojik egemenliğin kurucu ilkelerle olan yansımalarını açıkça tescillemektedir.

Yorumlar kapalı.