Tarihsel süreç incelendiğinde, laiklik ilkesinin önemi ve devlet omurgasındaki yeri sadece bireysel inanç özgürlüğüyle sınırlı değildir. Bu kavram, bir toplumun sömürgeleşme tehdidine karşı üretebileceği en güçlü stratejik savunma mekanizmalarından biri olarak kabul edilmektedir. İslam coğrafyası, tarihin ilk dönemlerinde tıp, matematik ve astronomi alanında dünyaca ünlü ilim insanları yetiştirmişti. İbn-i Sinalardan Farabilere uzanan bu parlak dönem, ne yazık ki kalıcı olamadı. Bazı dönemlerde bilimsel üretimin ve eleştirel düşüncenin kurumsal gücü zayıfladı; bunun yanında siyasal, ekonomik ve toplumsal sorunlar da bu coğrafyanın bilimsel yarışta gerilemesine katkıda bulundu.
Avrupa toplumları ise, yüzyıllar boyunca İslam dünyasında üretilen bilimsel birikimin önemli bir bölümünü tercümeler ve kültürel temaslar yoluyla kendi entelektüel dünyalarına taşıdı. Bu birikim, Avrupa’nın daha sonraki bilimsel dönüşümünü, Rönesans ve Reform hareketlerini besleyen önemli unsurlardan biri oldu.
İslam Coğrafyasının Gerilemesi ve Sömürgeleşme Süreci
Ne acıdır ki Doğu dünyası, kendi elleriyle beslediği bu bilimsel dönüşümün tamamen gerisinde kaldı. Her teknolojik gelişmeye şüpheyle yaklaşan idareler, zamanla askeri ve ekonomik olarak Batı’nın sömürgesi haline geldiler. Küresel güçler, bu coğrafyayı içeriden zayıflatmanın yolunu sıklıkla inanç istismarı üzerinden kurguladı. Bazı dini ve siyasi yapılanmaların zaman içerisinde dış güçlerin nüfuz alanına girdiği örnekler de tarih sahnesinde ortaya çıktı. İnanç alanının manipüle edilmesiyle Afrika’dan Asya’ya kadar geniş bir coğrafya, Batı sermayesinin boyunduruğu altına girdi. Akıl dondurulunca, topraklerin işgal edilmesi de sadece bir zaman meselesi haline geldi.
Aynı sinsi senaryo Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş döneminde de uygulandı. Hurafelerle aklı kelepçelenen imparatorluk idaresine, Sevr Antlaşması’yla Osmanlı Devleti’nin egemenliğini ağır biçimde sınırlayan bir düzen dayatıldı. İşte bu çöken yapının neredeyse her cephesinde emperyalizme karşı bizzat savaşan Mustafa Kemal, yabancı güçlerin toplumsal yapıları ve bazı cemaat bağlarını birer enstrüman gibi nasıl kullanmaya çalıştığını cephede yakından gördü. Mustafa Kemal ve arkadaşları tam bağımsızlık için canını ortaya koyarken, bazı dini yapıların İngiliz muhipliği veya Amerikan mandası için çalışması, tarihsel belgelerde ve TBMM gizli celse tutanaklarında tescilli birer gerçektir. Mustafa Kemal Atatürk, dini sömürgecilerin elinde bir siyasi enstrüman olmaktan çıkarmak için laiklik ilkesini hayata geçirdi. Bu adım, çağdaşlaşma tarihimizin en hayati hamlesidir.
Cemaat Yapılanmaları Devlet Omurgasındaki Beka Tehdidi ve Laiklik İlkesinin Önemi
Zihinleri dogmalardan ve dış güdümlü yapılardan kurtarmadan, dünyayla rekabet edebilecek kalıcı bir devlet düzeni kurulamazdı. Günümüzde bu kurucu ilkeden uzaklaştıkça başımıza nelerin geldiği, yakın tarihin en ağır tecrübeleriyle sabittir. Devlet kurumlarında örgütlü bir yapılanma oluşturan Fetullah Gülen cemaatinin, dini söylemler arkasına gizlenerek devletin en mahrem kılcal damarlarına, yargı ve askeriye kadrolarına sızması bu tehdidin en somut örneğidir. Bu yapılanmanın 15 Temmuz darbe girişimindeki rolü, devlet kurumlarının herhangi bir cemaat veya kapalı örgütlenmenin etkisi altına girmesinin doğurabileceği güvenlik risklerini açık biçimde ortaya koymuştur. Meselenin bir inanç tartışması değil, doğrudan bir ulusal beka meselesi olduğu tescillenmiştir.
Bugün o yapı gider, yarın bir başka yandaş cemaat devlet kadrolarını ele geçirmeye çalışır. Ancak değişmeyen tek bir hakikat vardır. Kendi grup menfaatlerini vatanın üzerinde tutan yapılar, küresel güçlerin çıkarları doğrultusunda her an manipüle edilmeye açık birer milli güvenlik sorunudur. Liyakat sisteminin yerini cemaat referanslarının aldığı bir devlet mekanizmasında adaletten bahsedilemez. Anayasa Mahkemesi’nin E.2008/1, K.2008/2 sayılı kararında laiklik, çoğulcu demokratik düzenin olmazsa olmaz koşullarından biri olarak değerlendirilmiştir. Mahkemenin sonraki yıllarda geliştirdiği hak-eksenli içtihat süzgeci de bu anayasal çerçeveyi tescil etmektedir. Anayasa’nın 2. maddesinde yer alan sosyal devlet anlayışı da bu yaklaşımın günümüzdeki hukuki karşılıklarından biri olarak değerlendirilebilir.
Açıkça tarihe not düşüyoruz; bu topraklarda bölünmeden ve köleleşmeden insanca yaşayabilmenin tek bir hukuki güvencesi vardır. O da akıl ve bilimi rehber alan laiklik ilkesinin, hiçbir ödün verilmeden devletin kurumsal omurgası olarak korunmasıdır. Akıl zincire vurulursa, vatan da rehin alınır.

Yorumlar kapalı.