Cumhuriyetin İlk Dönemlerinde Bölgesel Paktlar ve Çevre Diplomasisi

Mustafa Kemal Atatürk ve Türkiye’nin bölgesel diplomasi anlayışını simgeleyen harita görseli

Bugün Türkiye’nin sınır güvenliğine, komşu coğrafyalarla olan ilişkilerine ve düzensiz göç hareketlerinin getirdiği yapısal krizlere baktığımızda, dış politikada ciddi bir strateji kırılmasıyla karşı karşıya olduğumuz görülmektedir. Cumhuriyetin İlk Dönemlerinde Bölgesel Paktlar ve Çevre Diplomasisi terk edildiği için güney sınırlarımızda tırmanan istikrarsızlık ve bölgesel çatışmalar, sınır güvenliğini doğrudan etkilemektedir.

Türkiye ise bu yangını söndürmek yerine, zaman zaman küresel aktörlerin bölgesel politikalarıyla aşırı ölçüde uyumlanan dış kararların parçası haline getirilmiştir. Oysa bu topraklarda, tam bağımsızlık ilkesini devlet politikası yapan Mustafa Kemal Atatürk’ün çizdiği, hem tarihsel köklerimize hem de askeri coğrafya bilgisine dayanan çok güçlü bir diplomasi vizyonu vardı. Atatürk’ün dış politika anlayışının temelinde yalnızca güçlü bir ordu değil, güçlü bir çevre diplomasisi vardı. Türkiye, sınırlarını yalnızca askerî birliklerle değil; komşularıyla kurduğu diplomatik ilişkiler ağıyla da korumaya çalışıyordu.

Cumhuriyetin İlk Dönemlerinde Bölgesel Paktlar ve Çevre Diplomasisi

Mustafa Kemal Atatürk, küresel güçlerin bölgeye müdahale etmesinin ve komşu ülkelerin istikrarsızlaşmasının doğrudan Türkiye’nin milli güvenliğini etkileyeceğini öngörüyordu. Jeopolitiğin temel kuralı doğrultusunda, yanı başındaki komşu ülkede başlayan istikrarsızlık ve kaosun, er ya da geç ulusal sınırlara sıçrayacağını biliyordu. Genç Cumhuriyet, mali ve askeri kaynaklarını yeni toparladığı o zorlu dönemde Batı ve Doğu sınırlarında bölgesel ittifaklar inşa etti. 9 Şubat 1934 tarihinde Atina’da imzalanan Balkan Antantı, Türkiye’nin batı sınırındaki statükoyu ve bölgesel güvenliği güçlendirirken; 8 Temmuz 1937 tarihinde imzalanan Sadabat Paktı doğu sınırında karşılıklı güvenlik ve saldırmazlık anlayışını pekiştirdi.

Bölgesel anlaşmaların temel felsefesi, bölge ülkelerinin bir araya gelerek kendi aralarındaki sorunları dış müdahale olmadan çözebilmesi ve sömürgeci güçlerin bölgede serbestçe nüfuz kurmasının engellenmesi üzerine kuruluydu. Türkiye, komşu devletlerin toprak bütünlüğünü savunarak aslında doğrudan kendi stratejik derinliğini koruyordu. Dış dayatmalara karşı dik durabilen bu bağımsız irade, Türkiye’yi coğrafyasında bir istikrar adası haline getirmişti. Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı boyunca büyük ölçüde savaşın dışında kalabilmesi, Cumhuriyet’in bölgesel denge ve barış politikasının önemini gösteren hayati unsurlardan biri olarak değerlendirilmektedir.

Söylem Değişiklikleri ve Sınır Güvenliği Sorunları

Günümüzde ise maalesef bu bölgesel işbirliği hafızasının tamamen dışına çıkılmıştır. Büyük Orta Doğu Projesi (BOP) çerçevesinde şekillenen bölgesel politikalarla Türkiye’nin dış politika tercihleri arasındaki yakınlaşma, dış aktörlerin etkisine açık hale gelen kararlarla sınırlarımızda ciddi stratejik maliyetler doğurmuştur. Komşumuz Suriye’nin iç işlerine müdahale edilmesi ve oradaki meşru otoritenin zayıflatılması dış politikadaki en büyük kırılma noktalarından biridir.

Küresel güçlerin bölgedeki enerji kaynaklarını ve stratejik limanlarını sömürmesine zemin hazırlayan bu yaklaşımların faturası çok ağır olmuştur. Milyonlarca geçici koruma kapsamındaki sığınmacı ve düzensiz göçmenin Türkiye’de uzun süreli biçimde bulunması; demografik, sosyal, ekonomik ve güvenlik boyutları bulunan yeni bir sorun alanı oluşturmuştur. Diplomatik kararlarını dış merkezlerin onayına endeksleyen bir yönetim mekanizmasıyla ulusal beka korunamaz. Kendi komşusunun istikrarını baltalayan bir devlet aklı, kendi sınır bütünlüğünü de savunma kabiliyetini kaybeder.

Dönemin ABD Başkanı Trump’ın, Rahip Andrew Brunson krizi sırasında attığı tweetler ve diplomatik teamülleri hiçe sayan doğrudan baskıları karşısında sergilenen geri adım, yargı bağımsızlığımıza vurulmuş ağır bir darbedir. Oysa 29 Ocak 1928 tarihli Bakanlar Kurulu kararıyla Bursa Amerikan Kız Koleji’nde öğrencilere yönelik dini propaganda yapıldığı müfettiş raporlarıyla tescillendiğinde, yabancı güçlerin baskılarına zerre kulak asmadan o okulu kalıcı olarak kapatmış bir devlet ciddiyeti vardı. Bugün Heybeliada Ruhban Okulu’nun yeniden açılması tartışması ise Türkiye’nin egemenlik, Lozan, karşılıklılık ve din özgürlüğü başlıklarını aynı anda gündeme getiren, dış baskılara karşı temkinli yönetilmesi gereken hassas bir dış politika meselesidir.

Türkiye’nin bu ateş çemberinden ve demografik kuşatmadan kurtulmasının yegane yolu, dış güçlerin bölgesel planlarına dahil olmak veya yabancı başkentlerden talimat beklemek değil; Cumhuriyetin ilk dönemlerinde bölgesel paktlar ile dünyaya kanıtlanan o bağımsız, komşularla işbirliğine dayalı onurlu dış politika çizgisine geri dönmektir. Sınırlarımızın güvenliği, dış güçlerin sömürgeci planlarının insafına değil; Türkiye’nin kendi tam bağımsız ayarlarına dönmesine bağlıdır. Komşuda huzur yoksa, Ankara’da da bağımsızlık olamaz. Siyaset, holdinglerin ve yandaş militanların oyun sahası değil, milletin haysiyet makamıdır. Meclis kavganın değil, millet iradesinin makamıdır.

Cumhuriyetin İlk Dönemlerinde Bölgesel Paktlar ve Çevre Diplomasisi

Yorumlar kapalı.

Giriş Yap

ATA TV Haber ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

Uygulamayı Yükle

Uygulamamızı yükleyerek içeriklerimize daha hızlı ve kolay erişim sağlayabilirsiniz.