Küresel Kutuplaşmada Türkiye’nin Konumu: Bloklar Arası Denge ve Tam Bağımsızlık

Küresel kutuplaşmada Türkiye'nin denge siyaseti ve bloklar arası konumu

Küresel güç merkezleri arasındaki rekabetin yeniden sertleştiği bir dönemde Türkiye’nin dış politikadaki konumu, yalnızca hangi ittifaka daha yakın olduğu üzerinden değerlendirilemez. Asıl mesele, Türkiye’nin NATO üyeliğini, Batı ile ekonomik ve siyasi ilişkilerini, Rusya ve Çin gibi güçlerle geliştirdiği temasları kendi ulusal çıkarları doğrultusunda ne ölçüde yönetebildiğidir.

Cumhuriyet’in kuruluş sürecine bakıldığında tam bağımsızlık düşüncesinin yalnızca askeri bağımsızlığı ifade etmediği görülür. Mustafa Kemal Atatürk ve Milli Mücadele kadroları açısından siyasi, ekonomik ve diplomatik kararların dış baskılardan mümkün olduğunca bağımsız biçimde alınabilmesi yeni devletin temel hedeflerinden biriydi.

1919 yılında Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkmış, Mondros Mütarekesi’nin ardından Anadolu’nun farklı bölgeleri işgal edilmeye başlanmıştı. İstanbul da İtilaf Devletlerinin askeri varlığı altındaydı. Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul Boğazı’ndaki işgal kuvvetlerine ait gemiler için söylediği aktarılan “Geldikleri gibi giderler” sözü, daha sonraki yıllarda Milli Mücadele’nin bağımsızlık iradesini simgeleyen ifadelerden biri haline geldi.

Bugün ise Türkiye çok farklı bir uluslararası sistem içerisinde bulunuyor. Bir tarafta NATO üyeliği ve Batı dünyasıyla köklü ekonomik ilişkiler, diğer tarafta Rusya, Çin ve Asya’daki yükselen güçlerle geliştirilen siyasi ve ekonomik temaslar var.

Bu nedenle günümüzün temel dış politika sorusu “Batı mı, Doğu mu?” değildir. Asıl soru şudur: Türkiye bu güç merkezleri arasında kendi çıkarlarını ve karar alma bağımsızlığını koruyan bir politika geliştirebiliyor mu?

Kurtuluş Savaşı Döneminde Sovyet Yardımları ve Diplomatik Denge

Tam bağımsızlık anlayışının önemli örneklerinden biri Milli Mücadele yıllarında Sovyet Rusya ile kurulan ilişkilerde görülebilir.

Ankara Hükümeti, Milli Mücadele’yi yürütürken Sovyet Rusya ile diplomatik ilişkiler geliştirdi. Uzun süren görüşmelerin ardından 16 Mart 1921 tarihinde Moskova Antlaşması imzalandı. Bu antlaşma, TBMM Hükümeti açısından önemli bir diplomatik kazanım oldu ve Sovyet Rusya’nın Ankara Hükümeti ile ilişkilerinin kurumsallaşmasını sağladı.

Sovyet Rusya’nın Milli Mücadele döneminde Ankara Hükümeti’ne para, silah ve mühimmat desteği sağladığı da tarihsel kaynaklarda yer almaktadır. Ancak Ankara’nın Moskova ile yakınlaşması, Türkiye’nin Sovyet siyasi sisteminin bir parçası haline gelmesi anlamına gelmedi.

Milli Mücadele kadroları, ihtiyaç duydukları dış desteği kullanırken siyasi karar alma yetkisini korumaya çalıştı. Bu yaklaşım, erken dönem Türk dış politikasının dikkat çekici özelliklerinden biriydi: Büyük güçlerle ilişki kurmak fakat bu ilişkileri mümkün olduğunca bağımlılık ilişkisine dönüştürmemek.

Ekonomik Bağımsızlık Olmadan Dış Politikada Tam Bağımsızlık Mümkün mü?

Dış politikanın bağımsızlığı yalnızca diplomatik söylemlerle ölçülemez. Bir ülkenin üretim kapasitesi, enerji bağımlılığı, dış borç yapısı, teknolojiye erişimi ve uluslararası finansman ihtiyacı da dış politikadaki hareket alanını doğrudan etkiler.

Bu nedenle ekonomik bağımsızlık ile siyasi bağımsızlık arasında güçlü bir ilişki vardır. Ancak dış borçlanmanın veya yabancı sermayenin tek başına bağımsızlığı ortadan kaldırdığını söylemek de doğru değildir. Modern ekonomiler uluslararası sermaye ve finans sistemleriyle yoğun ilişki içerisindedir.

Asıl mesele, bu ilişkilerin ülkenin ekonomik kararlarını dış baskılara açık hale getirecek ölçüde kırılganlaşıp kırılganlaşmadığıdır.

Üretim kapasitesi güçlü, enerji kaynaklarını çeşitlendirmiş, teknoloji geliştirebilen ve finansman ihtiyacını sürdürülebilir biçimde yönetebilen bir ülkenin uluslararası krizlerde hareket alanı doğal olarak daha geniş olacaktır.

NATO ile ŞİÖ Arasında Türkiye’nin Denge Siyaseti

Türkiye 1952 yılından bu yana NATO üyesidir. Aynı zamanda son yıllarda Rusya, Çin ve Şanghay İşbirliği Örgütü üyesi ülkelerle siyasi ve ekonomik ilişkilerini geliştirmeye çalışmaktadır.

Çok yönlü dış politika kendi başına bir çelişki değildir. Aksine, değişen uluslararası sistem içerisinde farklı ülkelerle ilişki kurabilmek Türkiye açısından önemli fırsatlar yaratabilir.

Sorun, çok yönlü diplomasi ile dış politikada savrulma arasındaki sınırın kaybolduğu noktada ortaya çıkar.

Washington ile ilişkiler bozulduğunda Moskova’ya, Moskova ile sorun yaşandığında yeniden Washington’a yönelen tepkisel bir dış politika yerine; önceden belirlenmiş ulusal çıkarlar doğrultusunda hareket eden kurumsal ve öngörülebilir bir diplomasi gereklidir.

Türkiye’nin hedefi bir güç merkezinin karşısında diğerinin yanında konumlanmak değil, mümkün olduğu ölçüde kendi stratejik önceliklerini belirleyebilen bir ülke olmak olmalıdır.

Brunson Krizi Dış Baskı ve Yargı Tartışmasını Nasıl Gündeme Getirdi?

Türkiye-ABD ilişkilerinde bu tartışmanın en dikkat çekici örneklerinden biri, Amerikalı din adamı Andrew Brunson’ın tutuklanmasıyla başlayan kriz oldu.

Brunson hakkındaki yargılama süreci Türkiye ile ABD arasında ciddi bir diplomatik gerilime dönüştü. Dönemin ABD Başkanı Donald Trump yönetimi Türkiye’ye yönelik yaptırım ve ekonomik baskı adımları attı. Kriz yalnızca iki ülke arasındaki diplomatik ilişkileri değil, Türk lirası ve finansal piyasaları da etkileyen bir boyuta ulaştı.

12 Ekim 2018 tarihinde İzmir’deki mahkeme Brunson’a üç yıl bir ay on beş gün hapis cezası verdi; tutuklu kaldığı süre dikkate alınarak tahliyesine ve yurt dışına çıkış yasağının kaldırılmasına karar verildi. Brunson daha sonra Türkiye’den ayrıldı.

Burada hukuken dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Mahkeme kararının doğrudan siyasi talimatla verildiği kanıtlanmış bir olgu gibi sunulamaz. Ancak yargılama devam ederken ABD yönetiminin açık siyasi ve ekonomik baskı uygulaması, Türkiye’de yargı bağımsızlığı ve dış politika arasındaki ilişkinin yoğun biçimde tartışılmasına neden oldu.

Bir hukuk devletinde temel ilke açıktır: Bir kişinin tutuklanması veya serbest bırakılması dış devletlerin taleplerine göre değil, yalnızca bağımsız mahkemelerin hukuki değerlendirmesine göre gerçekleşmelidir.

Büyük Ortadoğu Projesi Tartışması ve Dış Politikada Kurumsallık

Türkiye’nin Batı ile ilişkilerinde yıllardır tartışılan başlıklardan biri de Büyük Ortadoğu Projesi oldu.

Recep Tayyip Erdoğan’ın geçmiş yıllardaki açıklamalarında Türkiye’nin Büyük Ortadoğu Projesi kapsamındaki çalışmalarda üstlendiği role ilişkin ifadeler kamuoyunda uzun süre tartışıldı. Erdoğan ise daha sonraki yıllarda projenin George W. Bush döneminde ortaya çıktığını, Türkiye’nin belirli çalışma alanlarında görev alan ülkelerden biri olduğunu ve projenin daha sonra sona erdiğini söyledi.

Bu tartışmanın bugünkü dış politika açısından taşıdığı asıl önem bir kavram veya unvandan daha geniştir. Türkiye’nin başka ülkeler tarafından geliştirilen bölgesel projelerde hangi koşullarda yer aldığı, bu projelerin kendi ulusal çıkarlarıyla ne ölçüde örtüştüğü ve kararların hangi kurumlar tarafından alındığı önemlidir.

Tam bağımsız dış politika, dünyadan kopmak anlamına gelmez. Uluslararası kuruluşlara katılmak veya başka devletlerle ortak projeler geliştirmek de bağımsızlığın terk edilmesi anlamına gelmez.

Belirleyici olan, Türkiye’nin bu ilişkilerde kendi siyasi iradesini ve ulusal çıkarlarını koruyabilmesidir.

Bursa Amerikan Kız Koleji Vakası Bize Ne Anlatıyor?

Erken Cumhuriyet döneminde yabancı devletlerle ilişkilerde egemenlik ve eğitim politikalarının nasıl ele alındığını gösteren dikkat çekici olaylardan biri Bursa Amerikan Kız Koleji vakasıdır.

1928 yılında okulda bazı Türk öğrencilerin Hristiyanlığa geçtiğinin ortaya çıkması ve okulda dini propaganda yapıldığı yönündeki incelemeler kamuoyunda büyük tartışma yarattı. Cumhuriyet yönetimi, yabancı okulların Türkiye’nin eğitim mevzuatına ve laik eğitim düzenine uyması gerektiği düşüncesinden hareket ederek okula müdahale etti ve okul kapatıldı.

Olay aynı zamanda Türkiye-ABD ilişkilerinde diplomatik bir mesele haline geldi. Buna rağmen Cumhuriyet yönetimi eğitim alanındaki egemenlik yetkisinin Türkiye Cumhuriyeti’ne ait olduğu yaklaşımını sürdürdü.

Bu örneği günümüzdeki her dış politika sorununa doğrudan uyarlamak mümkün değildir. Ancak temel ilke bugün de önemini koruyor: Bir devlet, başka ülkelerle iyi ilişkiler geliştirebilir fakat kendi hukuk düzenini ve egemenlik yetkisini dış baskılara göre şekillendirmemelidir.

Heybeliada Ruhban Okulu Meselesi Nasıl Değerlendirilmeli?

Heybeliada Ruhban Okulu’nun yeniden açılması tartışmaları da zaman zaman Türkiye’nin dış ilişkilerinde gündeme geliyor.

Bu konu yalnızca dış politika açısından değil; eğitim hukuku, din ve vicdan özgürlüğü, azınlık hakları ve Türkiye’nin kendi mevzuatı açısından birlikte değerlendirilmesi gereken çok boyutlu bir meseledir.

Bu nedenle Ruhban Okulu meselesini doğrudan Lozan Antlaşması’nın tek bir hükmüne veya yalnızca “karşılıklılık” ilkesine indirgemek hukuken eksik bir değerlendirme olur.

Türkiye açısından doğru yaklaşım, dışarıdan gelen siyasi taleplerden bağımsız biçimde kendi hukuk düzeni, uluslararası yükümlülükleri ve egemenlik yetkisi çerçevesinde karar vermektir.

Atatürk’ün Tam Bağımsız Dış Politika Vizyonu Bugün Ne Anlama Geliyor?

Atatürk döneminin dış politikasını bugüne taşımak, 1920’lerin dünyasındaki bütün politikaları aynen uygulamak anlamına gelmez. Dünya değişti; ekonomik ilişkiler, askeri ittifaklar, teknoloji ve küresel güç dengeleri çok daha karmaşık hale geldi.

Ancak değişmeyen bir ilke vardır: Türkiye’nin geleceğine ilişkin temel kararların Türkiye’nin kendi demokratik kurumları ve ulusal çıkarları doğrultusunda alınması.

Tam bağımsızlık; Washington’a karşı Moskova’nın, Moskova’ya karşı Washington’ın yanında yer almak değildir. Pekin’e yaklaşmak da Brüksel’den uzaklaşmak da tek başına bağımsızlık göstergesi sayılamaz.

Gerçek bağımsızlık; gerektiğinde müttefiklerine itiraz edebilen, gerektiğinde iş birliği yapabilen, ekonomik kırılganlıklarını azaltan, hukuk kurumlarını dış baskılardan koruyan ve dış politikasını günlük siyasi ihtiyaçlar yerine uzun vadeli devlet çıkarları üzerine kurabilen bir ülke olmaktır.

Türkiye’nin coğrafyası onu farklı güç merkezleriyle aynı anda ilişki kurmaya zorlamaktadır. Bu durum bir zayıflık olmak zorunda değildir. Doğru yönetildiğinde Türkiye’nin en önemli stratejik avantajlarından birine dönüşebilir.

Ancak bunun için denge siyaseti, bir güç merkezinden diğerine yönelen geçici manevralar olarak değil; güçlü ekonomi, hukuk devleti, kurumsal diplomasi ve milli çıkarlar üzerine kurulmuş uzun vadeli bir strateji olarak ele alınmalıdır.

Cumhuriyet’in kuruluşundan çıkarılabilecek temel ders de burada yatmaktadır: Tam bağımsızlık dünyadan kopmak değil, dünya ile ilişki kurarken kendi kararlarını verebilecek güce sahip olmaktır.

Küresel Kutuplaşmada Türkiye’nin Konumu: Bloklar Arası Denge ve Tam Bağımsızlık

Yorumlar kapalı.

Giriş Yap

ATA TV Haber ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

Uygulamayı Yükle

Uygulamamızı yükleyerek içeriklerimize daha hızlı ve kolay erişim sağlayabilirsiniz.